Yol Hiç Bitmeyecekmiş Gibi

Bazen bir işe girer ve sınarsın kendini. Tepene yavşağın tekinin oturmasına izin verir ve ömrünü törpületmeye başlarsın. Otoyol şeritleri gibi akmaya başlar günlerin. Şeritlerin arasındaki boşluklar rüyalarına denk gelir. Gidersin, gidersin…

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Tependeki adam yaşlanır. Yerine oğlu gelir. “Olsun, bu çocukta babası gibi iyi biri” dersin. İyi niyetli biri! Ona kafasındaki hayatı yaşatmak için günlerini vermeye devam edersin. Sen henüz yaşlanmamışsındır. Ara sıra ne kadar vaktin kaldığını hesaplarsın; “Daha varmış, sonra bi ara tekrar bakarız”.

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Evine geldin. Bugün kaç saat yaşayacağım? Dört… İyi, fena değil. Bir kadın var, iki çocuk. Eskisi kadar ilgilenmiyorlar seninle. Salonun ortasında konuşan kutuya göre brokoli yemezsen çabuk ölüyorsun. Ölümden korkmadan yaşıyorsan bunu senin yerine onlar yapıyor. Sen de küfür ediyorsun. Çocuklar gülüyor. Karın geçmişte terk ettiği bir adamı düşünüyor. Orta boylu, zayıf ve elinin değdiği her şeyi değiştiren bir adam. Birkaç saniyeliğine onunla yatıp, geri dönüyor. Gittiği yerde o, döndüğü yerde sen.

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Sokakta yaşayan çocuklarla karşılaşırsın işe giderken. Tiner bazlı akciğerleriyle havaya karışırken görürsün onları. Ellerinde naylondan solunum makineleri. Sırtlarını içinde yüzbinlerce lira olan ATM’lere dayayıp uyurlar geceleri. Seninkiler gelir aklına. Böyle olmayacak sonları. Temiz havayla büyüdüler ne de olsa. “Daha varmış, sonra bir ara tekrar bakarız” diyebilecekler.

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Çirkin bir adamsın. Ellerin biraz kurtarsa da aynada görünmüyorlar. Çalış! Daha çok kazan! Biliyorsun, kadınlar çirkin adamları da seviyor. Dünyada herkese yetecek kadar sevgi var. Belki sen biraz fazla geliyorsun ama anlaşılan bu sana pek koymuyor. Karının sevgisi, koltuk takımları ve mutfak dolapları eskiyor.

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Zavallı bir öğretmen görev tanımını aşmak zorunda kalıyor “Ev kira mı? Kendinizin mi?” Yardım zarfları geliyor derken, pencerelerde Yirmi Üç Nisan süsleri. Yani ömrünün on yedi senesi. Sınavlar, sonrasında şınavlar ve tepene oturttuğun adamın oğlu yeni bir sınıfsal soruyla içeri girer, “Raporlar Salim Bey’e verildi mi?”.

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Yediğin üzüm salkımını ters çevirmek gibi bir şey değildi hayata yeniden başlamak. Korkuyordun. Müşteri temsilcilerinin üzerinde yapacakları deneylerden ve şehirden uzak, otoparklı, site içi bir evde ölmekten korkuyordun. İnsanlar pencere pervazlarına koydukları son teknoloji çiviler sayesinde istenmeyen kuşlarından kurtulurlarken, sen evde hüzünlü otuzbirler besliyordun. Ormanın kralının aslında fil olduğunu bilmek gibi koyuyordu… Zorlaştırıyordu yani. Sevmeni zorlaştırıyordu, yaşamanı zorlaştırıyordu.

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Zaman hileli oynuyordu. Hep senin sorduğun soru önceden soruldu. Hep senin önündeki adam koltuğunu arkaya yatırdı. Sevdiğin kadın kariyerine odaklandı, makine bozuk çıktı, kuponlar beşte kaldı. Evdeki hiçbir şey çalışmıyordu. O kapı öyle açılmıyordu, o musluk öyle kapanmıyordu. Tam bir şey söyleyecekken karın az önce biriyle konuşmuş gibi bakıyor, kelimelerini havaya asıyordu. Çöp kutusunda kafası kopmuş oyuncak bebekler olduğunu biliyordun. Sessizce kabulleniyordun çocuklarının vahşetini. Onlar da seni kabulleniyordu. Orada olmayışını, hayallerinde evi terk edişini.

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Dünya bir yangın yerine dönüştüğünden beri insanları ateşle korkutamıyorlar. Şimdi su sıkıyorlar kaportacılara, üniversite öğrencilerine, ressamlara ve reşmecilere. Onlar da ölümleriyle tanrıyı pişman ediyorlar. Sokaklarda seri bağlanmış ohm’larca direnç, mevcut akımın önünü kesmeye çalışırken, sen de bağlanıyorsun uçlarına. Bir “belki” için tıksırana kadar bağırıyorsun. Tıksıramıyorsan bunu senin yerine onlar yaptırıyor. Akşama doğru bir bira içersin, bir tane ve bir tane daha…

Yol hiç bitmeyecekmiş gibi.

Tags
Share
Ozan Çınar

25 Articles Written

Commets

Leave a comment Html not supported