Söyleşi / IAN.Edebiyat: “Bizler Edebiyatın Sokak Köpekleriyiz”

 

İkinci kitabın “Yol Hiç Bitmeyecekmiş Gibi Söze önce kitabın adından başlamak lazım…

Kitabın ismi sahnedeki illüzyonun nasıl yapıldığını açıklar. Ortada bir hile vardır ve bunu görmezden gelip ufak heyecanlar için izlemeye devam ederiz. Gösteri bittiğinde de birkaç çocuk yahut çocuk ruh dışında kimse orada neler döndüğünü sorgulamaz. Tavşanın şapkadan çıkışını izler, sahnedeki kızı ikiye böler ve evlerine dağılırlar. Yol hiç bitmeyecekmiş gibi…

Seçimlerimiz hep biraz daha vakit gerektiriyor. Oysa doğum bize garanti bir süre değil garanti bir son vadeder. İşin kötü yanı, seçenekleri önümüze hayallerimizin gerçekleşmeyeceğini dikte eden insanlar koyuyor. Bilirsin, insanın uçamayacağı, bir mendilin durup dururken ortadan kaybolamayacağı, parasız sağlığın, parasız ulaşımın, parasız eğitimin mümkün olamayacağı gibi şeyler… Adına “hayatın gerçekleri” dedikleri dekorlarla sahneyi tasarlıyor, bilet paralarını topluyor, sonra efendi efendi gösteriyi izleyip fazla patırtı yapmadan bu dünyadan uzamamızı istiyorlar.

Karakterlerin “yol”a tepkisiz bir farkındalıkla çıktığı görülüyor. Mazgalların Altında’daki isyan bu kitapta kendini bir kabullenişe mi bıraktı?

Kitaplarımı bir tema etrafında kurmayı tercih ediyorum. Bazen tek bir söz bir kitap, hatta bir hayat yaratır. Mazgalların Altında kaybedenleri değil, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanları anlatıyordu. Bunu özellikle bir not olarak düşüyorum çünkü kaybeden edebiyatı artık bir kazanma çabasına dönüşmüştür.

Yol Hiç Bitmeyecekmiş Gibi’de ise kaybetme korkusuyla hayallerinden vazgeçen insanlar var. Senin “tepkisiz farkındalık” olarak tanımladığın şey ise karakterlerin alçaklıklarını doğrularında saklamalarından kaynaklanıyor. Burada kötü bir konseri alkışlamanın, başka bir deyişle kara kalabalığa boyun eğmenin sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Bu sebeple okur, kitabın içinde karşılaşacağı bazı ortak noktalar yüzünden kendini rahatsız hissedebilir, hissetmelidir.

Kitap başlangıçtan itibaren okuru bir manzumenin içine çekiyor. Tekrarlarla, dille yaratılan bu şiir-müziksel etkiyi öykünün içine katmaktan çekinmiyorsun. Öykü tanımın nedir?

Hiçbir şeyden çekinmiyorum. Yazarken formülleri, ölçekleri, kabulleri umursamam. Binlerce insan “şiir şudur”, “öykü budur” deyip duruyor. Yazdıkları o an doğru olsa bile geçen her saniyede yanılıyorlar. Geçen her saniyede yanılıyoruz.

Yazarken birçok disiplinin alanına giriyorum ancak buna isim bulmak benim işim değil. Bir şey demem gerektiği için bazen “öykü” diyorum ama artık onu bile seyrek kullanmaya başladım. Belirsizlik, yalnızca atom altı dünyaya özgü bir şey olmaktan çıkıyor. Keskin sonuçların yerini olasılık grafikleri alıyor. Bu noktada kaosu kabullenip estetik sezgilerinizin peşinde sürekli hareket halinde olmanız gerekiyor. Çekinecek bir şey yok. Yaşadığımız çağ köşe başlarını tutmuş küf kokulu kalemlerin lanetinden korkulacak bir çağ değil. Tanpınar’ın “Sükut Suikasti” dediği şey bile ancak müzede sergilenebilecek bir silahtır artık.

Tanımlara gelince… İstersen bunu da yüksek edebiyatın kurallarını koyan duayen kılıklı yavşaklara bırakalım. Ölmeden önce mutlu olmaları için, edebiyatın aksesuar dükkânlarında yaşlı kurt pozlarıyla dolaşan sahte peygamberlere… Bizler edebiyatın sokak köpekleriyiz. Eğer bir kurt olduğunu düşünüyorsan kocamayacaksın, yoksa eğlence başlar. Yayınevinin ve editörlerinin(Ömer Şişman, Burak Fidan) omuzlarının üstünde oturan bir pazarlama müdürü yoksa böyle rahat konuşuyorsun işte…

Öyküde poetik iskelet genellikle durum hikayelerinde karşılaşmaya alışkın olduğumuz bir şey. Sen bunu yoğun bir olay içinde gerçekleştiriyorsun… Bu durum ne gibi yolların önünü açıyor? Nasıl sıkıntılar yaratıyor?

Devinim duyumla gelişir. Diğer tüm öğeler sonra gelir bende. Önce ses! Yaylar ve çarklar doğru yerlerde değilse saatim çalışmaz, okur için zaman akmamaya başlar. Eğer bir kitabın içinde zaman akmıyorsa zorlamanın bir anlamı yok, nasılsa dışarıda yeterince hızlı akan bir hayat var. Domates ve salatalıkları dilimleyin, zeytinyağı bitmişse alın ve işini kötü yapan herkese karşı mümkün olduğunca acımasız olun.

Şunu da söylemem gerekir ki dil kimi zaman bir hapishaneye dönüşebiliyor. İşin asıl eğlenceli ve çalışma gerektiren yanı da bu. Kendi tünellerini kazarak çıkış yolları arıyorsun. Bunu yaparken senin de bahsettiğin ritmik sezgiler devreye giriyor. Kendi sesini bulduysan bunu her alanda ve her şekilde kullanabilirsin. Durum hikayesi ya da başka bir tür, ne olursa olsun bunları bir kenara bırakarak yazıyorum. Aksi takdirde biçim boğazına çöküverir. Bu yüzden teori kitaplarını yalnızca yaptığım şeylerin ismini öğrenmek için kullanırım. Nasıl sıkıntılar yarattığına gelince, az önce bahsettiğim hapishane örneğinin dışında bir sıkıntıyla hiç karşılaşmadım diyebilirim.

Öykülerinde biçim ve içerik bir denge halinde. Örneğin “Hangi Köpek” adlı öyküde konu ve karakterler detaylı işlenirken hikaye düz bir çizgi halinde ilerliyor. Oysa sözgelimi “Levent Okuldan Dönerken” adlı öykünüz sade bir konuyu işlerken bu kez kurgusuyla okuru şaşırtıyor. Yazarken seni biçim veya içerikten birine ağırlık vermeye iten dürtü nedir?

Ben yazdıklarımı yalnızca kendi içlerinde değil aynı zamanda daha büyük bir bütünün parçası olarak planlıyorum. Öyküler arasındaki bu farklılıklar da bu bütünün, yani kitabın dengesiyle ilgili bir durum. Ancak bu da doğal olarak gelişiyor. Öyküye müdahale etmiyorum. Eğer kitapta bir boşluk görüyorsam onu dolduracak öyküyü bekliyorum. Harflerin arasındaki dengeden kitabın bütününe uzanan fraktal bir anlayıştan bahsediyorum. En küçük birimin bile bütüne ait özellikler sergilemesi… Bu sebepten aslında birçok öykünün içinde kitabın çıkış noktasını özetleyen anlarla karşılaşmak mümkün.

Özellikle mikro öykülerde anlattığın kişilerle ilgili öyle şeyler söylüyorsun ki, adeta onların ciğerini bildiğin hissine kapılıyoruz. Bir karakteri nasıl yaratıyorsun?

Bütün kişisel özelliklerinden sıyrılıp diğerlerine karışarak. Onları gözlemleyerek değil! Gözlem palavra! Onlardan biri olarak. Karakterleri keskin ve içeriden göstermemin sebebi okurun hayal gücünü tetikleyip hemen oradan çıkmak istememden kaynaklanıyor. Bunu gereksiz bir cömertlik olarak görenler var. Bu karakterleri birkaç cümlenin içinde harcadığımı yahut her biriyle geniş birer öykü yazılabileceğini söylüyorlar. Halbuki harcamak ve yaratmak tamamen farklı şeyler.

Gözlemleyerek değil, içlerine girerek, yaşayarak diyorsun. Öyleyse yazdıklarının gerçek kişilerle ve yaşanmışlıklarla bağı çok güçlü diyebilir miyiz?

Gerçek kişiler, yaşanmışlıklar, bu konularda ipin ucu çoktan kaçtı. Benim estetik yordamımda bu tip ayrıntıların bir önemi yok. Neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğu hiç bir şeyi değiştirmiyor. Sevgilinizin kağıt üzerinde sokak lambasına dönüşebildiği tuhaf bir dünyadan söz ediyoruz. Üstelik kullandığınız kağıt gerçeklik ve hayal gücü arasında geçirgen bir yapıya sahip. Yaşadıklarınız yazdıklarınızı belirlerken, yazdıklarınız da yaşadıklarınızı belirleyebilir. Sonuçta bir şey kağıt üzerinde varsa o artık yaşanan dünyanın parçasıdır.

Konuyla ilgili kısa bir örnek vermek isterim. Sabri’nin Son Sözleri Üzerine isimli öykümü yazmadan önce, konu gereği karakterlerle ilgili internet profilleri oluşturup onları karşılıklı konuşturmaya başladım. Böylece karakterler daha öyküye girmeden yaşanan dünyada yerlerini aldılar. Yazacakların doğrultusunda dış dünyayı şekillendirmeye başlamışsan başta söylediğim gibi ipin ucu kaçıyor…

Yazdıklarım ve gerçeklik arasındaki bağ ile ilgili bir oran veremem ancak özellikle hislerin bilgisine deneyimleyerek ulaşmayı tercih ederim. El değmemiş bir ifadenin oluşması için güvenilir bir yoldur. Aslında yukarıda sözü geçen öyküden bir alıntı konuyu özetliyor.

“Gerçek ve hayal gücü birbirlerine o denli yakın ki bazen bir şeyi düşünmek, onu yapmaktan çok daha fazla cesaret gerektiriyor”

Bir öyküyü okuduğumuz zaman bizi “mutlu son” ya da “kötü son” gibi yargılara iten şey öykü kişisinin -aslında içten içe biz okurların- beklentisinin gerçekleşip gerçekleşmediğiyle alakalı oluyor çoğu kez. Bu kitapta ise karakterlerin beklentileri gizli, muğlak sadece sezebileceğimiz bir öğe olarak kalıyor, hatta kimi zaman tamamen beklentisiz hayatlar okuyoruz. Bir yazar olarak sen yazım sürecinde ve kitap çıktıktan sonra ne gibi beklentilere giriyorsun?

Beklenti kültür endüstrisinin tüketicilerine dayattığı bir şey. Kısaca verdiğin paranın karşılığı olarak sana sunulan bir ödül. Bir yığın boktan şeyi okuyup hesabını kimseden sormamanı sağlayan şey. Saatlerce süren bir gösterinin içinde, oradan çıktıktan sonra hiçbir şey hatırlamayacağını söylemelerine rağmen gülmeye devam etmeni sağlayan şey.

Ben beklentiden uzak durmaya çalışıyorum. Kitaplarımın ne kadar basıldığı ya da kaç sattığı gibi kırtasiye meraklarım yoktur. Sabah kalkınca akşamdan şarap kalmış mı diye bakarım o kadar.

Bir söyleşinde Edgar Keret’i, Ahmet Güntan’ı, Ece Ayhan’ı okuduğunu, Avi Pardo’nun çevirilerini sevdiğini söylüyorsun. Peki henüz edebiyatın bu kadar içinde değilken, çocukluğunda hangi yazarları okuyarak büyüdün?

Ben devrimci bir tersane işçisinin oğluyum. Çocukluğum babamdan Nazım’ın şiirlerini dinleyerek geçti. Evde çocuklar için yazılmış pek bir şey yoktu. Gorki, Çehov, Uğur Mumcu, ne bulursam okuyordum. Okuldaysa bir yığın köhne, kayıp yazarın saçmalıklarına katlanmak zorunda kalıyordum. Cemal Süreya’nın Dikkat, Okul Var! şiirinde yazdığı gibi

Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim

Bütün çocuklar anlar da

durum tam olarak buydu…


YHBG

Yol Hiç Bitmeyecekmiş Gibi

Ozan Çınar

Raskol’un Baltası

Söyleşi: Koray Işıldak

IAN.Edebiyat / Şubat, 2016

Tags
Share
Ozan Çınar

24 Articles Written

Commets

Leave a comment Html not supported