Serbest Fragmanlar


 

Şimdiye kadar çoktan anlamış olmanız gerekirdi.

Beni aldatmanız değil sorun, daha iyisini beklerdim sizden.

Bir mevzi kazar gibi seçiyorsunuz mesleğinizi

Sonra o kayalardan seken mermilerin hepsi dönüp beni buluyor.

İnsan hayallerini sakladığı yeri unutuyor

İnsan hayallerini sakladığı yeri ne çabuk unutuyor.

Kendi kendine gülerken utanıp dişi ağrıyormuş gibi yapanlar, utanmayın, gülün lütfen. Bakın siz gülmüyorsunuz diye oluyor bütün bunlar. Zannedecek kadar anlamak yetmiyor. Güvensiz dostluklarla hazırlanıyoruz hayata. Güler yüzlü çocukların inşaatlarda düzüldüğü mahallelerde birbirimizi yumruklayarak erkek kalıyoruz. (Yazık ki göremediniz. Siz okul falan takılıyordunuz o zaman.)

Üzgünüm, size ayraçlardan, eski fotoğraf makinelerinden, müzik kutularından bahsetmek isterdim. Ama çocukluğumdan beri rüzgar giren pencere kenarlarını kadın çorabıyla kapatmaya çalışıyorum ben. Şimdiyse bekleyen arz talep eğrileri, şişmeyen botlar ve ölülerimizin yanındaki sıfırlar. Hepsi birden, bir anda, ayın onu gibi üstümüze yığılırken ekranın sağından suratımıza tükürüyorlar.

“Hayallerinizi süsleyen eve kavuşmak artık çok kolay!”

İkide birde fark etmez fark etmez deyip durmayın. Sonra evlatlarınıza yıkılan maden ocaklarında yüzme öğretiyorlar. Hem mermiler sekerken çok hoş bir ses çıkıyor. Böyle zamanlarda siz nasıl hissediyorsunuz? Mesela biz; hayatta kaldığımız için utanıyoruz.

Kimliklerimizi PVC ile koruyamıyoruz. Siz patlamış mısır ve sodaya bizse nötron yıldızlarına inanıyoruz. Ev hanımları, öğretmen hanımlar, müdire hanımlar, fahişe hanımlar… Neden durdunuz? Bakın siz duruyorsunuz diye oluyor bütün bunlar. Aşkı serserilerden öğreniyor ama çocuklarınızı satış müdürlerinden yapıyorsunuz.

(Bu yüzden artık kadınları üzmüyorum.

Fazla yaşamaz bizim gibiler

Bütün kutsal kitaplarda yazar bu…)

Vardır mutlak benim de vazgeçtiğim kelimeler. Belki birkaçını az sonra, belki bazılarını asla. İnsan dediğin kapalı kutu. Ama kartondan. Yani bir yağmura bakar. Yahut dörtyüzbin liraya. Bazen de bir cümle yetiyor. Başka bir deyişle, hayatını neyle kurtarıyorsan onunla açarlar seni.

Kasıklarımız yosun tuttu hastane kapılarında

Soğuk misafir odalarında saklanan tanrıların üstlerini örtüyoruz.

  Hiçbir yere gitmiyoruz.

Yoksul mahallelerinde gri duvarların

Ve sonbahar alacasında yaprakların  

Akan tavanların altına kova koyup, yaklaşan tehlikeyi bekliyoruz.

Hayatını kaybetmek yalnız dünya değiştirmekle olmuyor. Bizim memlekette insanlar ölmeden de hayatlarını kaybediyorlar. Ve kimse bunu onlara söylemiyor.

Sen olsan sen olsan sen olsan…

Sen olsan ne moruk?

Sen olsan ne?

 

Ders çalışmayan çocuklara gösterilen berber çıraklarıyla geziyorduk. Daha on dört yaşında kan davasından ölüyorlardı. Kaplama atölyelerinde tutkal merdanelerinden geçip, zımpara tezgahlarında törpüleniyordu umudumuz. Geldiğine pişman olacağımız bir gelecekle korkuttular bizi.

Çocukluğunda demirle dayak yiyenler böyle şeylerin ağlayarak halledilemeyeceğini bilir. Kırılan şey aslında dışarıda bir yerdedir ve kemik her zaman kaybeder. Demirse kolaylıkla bulunabilen bir şeydir. Kömür sobasının yanında yahut elektrik süpürgesinin hortumuna takılı bir şekilde bekler. Doğru zamanda ve doğru yerdedir hep. Onun sayesinde başkasının yerine acı çekmeyi öğrenirsin.

Geceleri bazı sorunlar yaşıyoruz. Yeterince içsek de artık sevdiğimizi arayamıyoruz. “Ben yokken bunları mı öğrettiler sana?” diye soramıyoruz.

Her şey kişiseldir bu hayatta

Ve sen de bu satırları okuyorsan,

Merhaba, “sıkıcı ama özünde iyi” adam,

Eski sevgilimle aran nasıl?

 

Yaklaşan şeyin farkında olmak yetmez. Sözgelimi yağmur; Kurallarını bilmediğimiz bir oyundur. Başlar ve hepimiz ıslanırız. Serçeler, sigara paketleri, lise öğrencileri ve sardunyalar. Hepimiz…

Ellerimizi kaybetmiş, şemsiyelerimizin yerini unutmuştuk. Hafızamız küçük kum taneleri halinde asfalta saçılıyordu. Otobüsler tam vaktinde ama yanlış duraklara geliyorlardı. Ormanlar yanıyor, bizse sahiplerini arıyorduk.

Sevişemiyorduk. Cep telefonlarından çıkan sesler dikkatimizi dağıtıyordu. İki yüzlülüğümüz yüzünden iki ayağımızın üstünde duramıyorduk. Şeytan köprü altlarında bozuk para sayıyor, siyaset meydanında kurban eti kokuyordu. Yayın yönetmenleri yeşil renkli savaş sahneleriyle eğleniyorlar, çocuklar hastane koridorlarında şarapnel kusuyordu.

Ölüyorduk; Akranlarımızla birlikte sokak şenliklerinde

Geziyorduk; Yüzler binlere karışıyor, yüzbinler ormanında kadınlar doğuyordu.

Bir barış tehditi halinde karışıyorduk telsiz frekanslarına. Kardeşlerimizin ölürken söyledikleri marşlardan söylüyorduk. Ve en azından şimdilik demeyi öğrenmiştik. Tanrının sopasını kırılan gururumuza sarıyor, hiç gülünmeyecekmiş gibi yaşıyorduk.

Çöp önünde kalem açar gibi güveniyorduk dünyaya.

Ama ne oldu?

Sokağın sonundaki midyeci yine o ezgileri mırıldandı.

Kırık şişelerin ne işe yaradığını da o sokakta öğrendik işte. Kaldırım öğretmenleri birbirlerinin tişörtleriyle turnike yapıyor, bi’ şarjör metadon için cinsiyetlerinden vazgeçiyorlardı. Bali kokan bodrumlardan çıkıp ip atlayan kızlara aşık olmaya çalışıyorduk. Ne var ki Türkçemiz zayıftı ve ayakkabılarımızla alay ediliyordu.

Hiç düşündün mü, yürüyen merdivende sol tarafta duran insanlara neden bu kadar kötü davranılıyor?

Bak şimdi, bizim orospu dediğimiz şey aşığın basit bir taklidinden ibaret değildir. Sen sevmeye devam ederken onlar çoktan bir yerlerde sevişmeye başlar. Çıkarken telefonu, cüzdanı ve anahtarları yanlarına alır ama ölümlerini evde bırakırlar. Birbirlerine sanatçı ruhlarını gösterirken, senin bir aylık maaşını Karaköy’ün yeni yetme masalarında bırakır ve patronlarının tapınaklarına dönerler.

Her şeyden önce uysal olmanızı bekliyorlar. Alçak gönüllü, ağırbaşlı ve yeteneksiz… Sonrası sıradan sahtekarlıklarla gelişiyor. Halbuki filmin sonunda vicdanın, gidip kiminle isterse onunla yatar, seni de piç gibi başkasının kucağında bırakır.

Olmasını istediğimiz şeyler bir bir olmuyorlar. Anlaşılmayı beklemeyi küçük yaşlarda bıraktık. Nasılsa o zamana kadar çoktan ölmüş oluyoruz. Çoktan ölmek geride kalanları üzmeli ama olmuyor. Çok iyi yazanlarımız oldu. Onlar da çoktan öldüler ve arkalarında yazdıklarını açıklamaya çalışan sahte peygamberler bıraktılar.

Kahramanlar saklanınca her şey boka sarıyor. Sonra durup dururken burnumuz kanıyor. İnsanoğlu sıkılıyor dostum. İnsanoğlu sıkılıyor. Bütün bunlara bir çare bulmamız gerekirken oturup telefon seyrediyoruz. Bu yüzden insanlık olarak SeniSonsuzaKadarSeveceğim’in ötesine geçemedik.

Dev bir alış-veriş merkezinin içinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Kredi kartları, banka kartları, indirim kartları… Polisler fişlediğinde, sokaklarda “kahrolsun faşizm!” diye bağırıyorduk. Şimdi üç taksit de banka veriyor ve susuyoruz.

Annemizin kızlık soyadıyla beslenen makroskobik yaratıklardan söz ediyorum. Hayatlarımızı saat saat kemiren, bizi aynı binada çalıştığımız insanlara aşık olmak zorunda bırakan ve sabahları metro koltuklarında “umutsuzca poğaça yemek” denen şeyin ne demek olduğunu öğreten yaratıklardan…

Karşı koymak için protein tozu yetmiyor.

Askerler yıkılası siperler kazıyor,

doktorlar acınası reçeteler yazıyorlar.

Böylelikle tıp ve savaş,

insan vücudundaki delikler sayesinde gelişiyor.

Ne iyi ettiniz… Siz yokken buzdolabının üstündeki çıkartmalarla konuşuyordum. Onlara  dolabın içinde neden sadece yoğurt ve yarım limon olduğunu soruyordum. Yoksulluğun politik bir görüş olup olmadığını, aldatılmanın mı yoksa aldatılacak hale gelmenin mi daha acı olduğunu… Yine sustunuz. Yapmayın. Bakın siz susuyorsunuz ve böyle oluyor işte. Üstelik içinizdeki şey ölmeden önce çok fazla patırtı yapıyor. Duymuyor musunuz? Ayaklarıyla midenize basıyor, bütün gücüyle kalbinizi ısırıyor, yüzünüze çizgiler çiziyor ama onun da vazgeçtiği bir an var.

Şairlerin trenlerine binip bilmediğimiz şehirlere gidemedik. Biz de bilet alıp yaklaşık ikiyüz kişi halinde uçağa bindik. Ekranda bir hostes; gülümseyerek oksijen maskesi takıyor ve aynı memnuniyetle can yeleğinin nasıl giyildiğini gösteriyordu. Oysa bilet almıştık ve ölmek istemiyorduk. Ancak bizde bir devlet geleneğidir, nasıl ölüneceğini tarif edenler karşımıza geçip böyle sırıtırlar hep.

Bize daha önceden dinlenmiş şarkılar getiriyorlar.

                                         Daha önceden gülünmüş şakalar,

                                                              verilen sözler, atılan çığlıklar, çekilen kılıçlar…

                                                                                     Aşağılamadan önce alışmak istiyorlar.

                                                                                                                             Artık bunu anlıyoruz.

             Mutsuz olmadığımız zamanlara mutluluk denmiyor.


Share
Ozan Çınar

24 Articles Written

Similar Articles to read

Commets

Leave a comment Html not supported