Dört Sahne

 

Evlerinize bakıyorum. Pencerelerinizdeki televizyon kıpırtılarına. Zayıf masa lambalarınızın ışığında titreyen perdelerinize. Kararsız gölgelerinize. Acılarınızı, ihanetlerinizi ve pişmanlıklarınızı saklayan karanlığın içinde, eski bir anlaşmaya sadık kalarak güneşi bekliyorsunuz. Güneş; zamanı geldiğinde her şeye son verecek olan gündüz yıldızınız. Ve bir zamanlar taptığınız tanrınız. Işıkları açıyor…

“Hep gece yürüyecek değiliz ya, biraz da güneşe doğru yürüyelim…”
Dönersen Islık Çal(1992), Orhan Oğuz.

Durağın yanındaki karakuru adamın sattığı simitlerden aldım. Tanımadı beni. Levent’te, çarşı çıkışında önümde yürürken yere düşüp titremeye başlamıştı. Fotoğrafını çekmeye çalışanların arasından sıyrılıp çantamı başının altına koymuştum.

“Ne yapıyor bunlar?”
“Sefaletimizin resmini çekiyorlar.”
Arkadaş(1974), Yılmaz Güney.

Gideceğim hastane yürüyerek on dakika. Yolun solundaki parkta, yerde tortop olmuş bir battaniyenin yanında durdum. Hafifçe dürtüp aldığım simitin yarısını açılan boşluktan içeri bıraktım. Anlayamadığım boğuk bir ses çıkardı boşluk.

 “Fazla değil, bir iki aya kadar da kış biter zaten, idare et, üşümezsin…”
 Tabutta Rövaşata(1996), Derviş Zaim.

Yürürken bir yandan da kitapçıdan çaldığım bir fanzine göz gezdiriyorum. İçinde kanser sömürüsü yapmaya çalışan bir şair. Hayatın gerçekleri sandığı şeyi çağdaş bir tarzda tırmalamış. Buruşturup çöpe salladım ama kenarından sekip yere düştü. Attığım yerde dolanan köpeklerden biri oyun oynandığını düşündü ve şiir topunu alıp koşmaya başladı. Erken sokağa çıkan çocuklar gibi yeni topuyla tek başına oynadı orada.

 

*****   *****   *****   *****

 

“Bir daha içerde hasta varken girmeyelim olur mu?”

“Tamam hocam, pardon.”

“Evet, bence anlattıklarınızda patolojik bir şey yok ama boynunuzdaki ağrılar için bi antidepresan yazabilirim… Size bırakıyorum.”

“Sana iyi bir haberim var; hiç bi hastalığın yokmuş.”
Canım Kardeşim(1973), Ertem Eğilmez.

İstemedim. O da bana üzerinde “153” yazan bir kağıt verip “Bu numarayı ararsanız daha ayrıntılı yardımcı olabilirler” dedi.

153 ne demek biliyor musun? Sana belediye baksın demek.

 

*****   *****   *****   *****

 

Kitaplarımı okuyan bir kızla buluşacağım. Üç haftadır benimle kahve içmek istediğini söylüyor. Genelde her iki taraf için de hayal kırıklığıyla sonuçlanır ama kırmak istemedim. Hastaneden çıkıp mahşeri bir kalabalıkla sürüklenerek yükselen binaların arasından Beyoğlu’na geçtim.

“Mahşer günü bütün binaları deniz geri isteyecek. Batan bütün memleketler gibi…
Gemide(1998), Serdar Akar.

Geldi. Hayvanlara bizden daha çok merhamet eden, ölenlere bizden daha çok üzülen, eşcinselleri bizden daha iyi anlayan, Kürtler’i bizden daha çok seven, doğaya bizden daha düşkün, sanattan bizden daha iyi anlayan, bizden daha devrimci, bizden daha hümanist bir sosyal medya kahramanı… Edebiyat okuduğunu, öğretmenlerin çok okuduklarını ancak yeteneksiz olduklarını, öğrencileri de kendilerine teba ettiklerini söyledi.

“Dert anlatan selamsız halkı…”
Selamsız Bandosu(1987), Nesli Çölgeçen.

Dinlemeyi bıraktığım için epey sustum. Bir ara “zaten sütyene karşıyım” gibi bir şey duyup tekrar ilgilendim. Fark edince konuşmayı kesip etrafına baktı, sonra eğilip yakasını çekiştirerek göğüslerini gösterdi. “Bence fazla uzatmayalım burda, benim eve gidebiliriz. Bakırköy’de, hipodroma bakıyor. Yarın yarışları izleriz balkondan. Ne dersin?”

“Benim dünyama girmeye kalkma, sonra merhametsizce yıkarsın onu.”
Sevmek Zamanı(1965), Metin Erksan.

Sevgisizlik insana çok şey yaptırabilir. Paylaşacak kadar sevgiye sahip olmayan insanlar bu kısıtlı sevgiyi mutlaka bir kurbana yönlendirir. Epey içmiştim. Çenemi tutamayıp sosyal medya kahramanına da bir şeyler söyledim.

Bak şimdi, okulunu sevmiyorsan ‘üniversite’ dedikleri başka yerler de var. Zor değil. İsmi restorana benzeyen bir tanesini seçiyorsun, kendine bir bölüm beğeniyorsun, birkaç yıl içinde işi öğretiyorlar. Hemen ardından “iş hayatı” denen bir ortama gireceksin. Cc/Bcc gibi E-Gammazlama yöntemlerini, yaltaklanma, kulis gibi ileri ofis tekniklerini öğretecekler.

“Ömrünce ispiyonladı bizi bu namussuz!”
Karanlıkta Uyananlar(1964), Ertem Göreç.

Öğrenmenin tek yolu maruz kalmak. Korkma. Bir tür staj gibi düşün. Dişini sık. Dostluk yok. Acıma yok. Dürüstlük yok. İçten seks yok. Artık iş hayatının parlayan yıldızlarından birisin. Tükendikçe büyüyecek, büyüdükçe kendi içine çökeceksin; bütün diğer yıldızlar gibi…

“Agam… Kusura bakma, kendimi kurtarmam lazımdı…”
“Kurtardın mı bari?”
Muhsin Bey(1987), Yavuz Turgul.

Yıllar geçtikçe gözlerinin altındaki antidepresan gölgelerini borçlu olduğun bir ilaç koleksiyonun olacak. Böylelikle işten döndüğünde bunalıma gireceğin saatleri ekran karşısında sızarak geçirebileceksin. Uyuduktan sonra hepsi geçiyor merak etme. Araban yoksa, sabah servis alıyor.”

 

 *****   *****   *****   *****

 

Hayal kırıklığı töreni bitince başka bir tekrarla daha karşılaşmamak için eve dönüyordum ki yolun yürüdüğüm tarafında siyah bir kapı ve kapıda yazılı “Sinema Severler Derneği Lokali” yazısını gördüm. İçeriden “Züğürt Ağa” filminin “Kahya” rolündeki yardımcı oyuncusu çıktı. İyi görünüyordu. Çok kısa etrafı süzdükten sonra paltosunun yakasını kaldırıp uzaklaştı. İçeride ne olduğunu merak edip kapıdan girdim.

“Evet, beş liraya satıyorum… Satıyorum… Sat! Altı lira verildi. Altı liraya satıyorum. Altı lira… Satıyorum… Sat-tım! Elden ele uzatalım mümkünse…

Bir kitap mezatına denk gelmiştim. Fiyatı duyunca ilgilenip oturdum. Salonun diğer tarafındaki eski tip barda üç garson ve masalarda birkaç kişi daha vardı.

“Sıradaki kitabımız Erskine Caldwell, “Geride Kalan Yıllar”. Varlık Yayınları serisi, elli dört basımı. Hafif yıpranmış bu kitabı üç liradan açıyorum. Var mı üç lira veren?”

 Garsonlardan biri elini kaldırdı.

“Üç liraya alıcı buldu, arttıran?… Dört lira verildi ön masadan. Dört lira…”

Garson tekrar elini kaldırdı.

“Beş lira oldu. Var mı arttıran? Beş liraya satıyorum… Sat-tım!”

Garson kitabı alır almaz sayfaların arasından beyaz bir kağıt süzüldü yere. Adam kağıdı alıp baktı ve kitabın arasına koydu

“Evet, Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu. İlk baskı ve imzalı. Bin lirayla açıyorum… Bin lira verildi. Arttıran? Bin yüz lira oldu. Bin iki yüz lira oldu. Var mı? Bin üç yüz lira oldu. Bin üç yüz liraya satıyorum. Bin dört yüz lira oldu. Evet bin dört yüz. Bin dört yüz liraya satıyorum. Satıyorum… Sat-Sat-Sat-tım!”

Duvarlarda artık yalnızca filmlerde yaşayan oyuncuların oturduğumuz masalarda çekilmiş fotoğrafları. Hayattayken biraraya geldikleri mutlu zamanları kutluyorlar.

“Sıradaki kitap Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim’i. Bilenler bilir; Hakkari’de… Neydi köyün adı unuttum. Bakalım kitaptan… Evet Pir… Pirkanis olması lazım. Orada öğretmenlik yaptığı sırada yazdığı romanı… Gayet iyi durumda, beş liradan başlatıyorum. Beş lira verildi. Altı lira. Altı lira verildi. Altı, yedi lira oldu, sekiz lira oldu. Sekiz lira. Dokuz, on… On bir lira, on iki lira oldu. Arttıran yoksa satıyorum. Satıyorum… Sat-tım!”

“Unutmayın ki, kitapların yazdığı her zaman doğru değildir.”
Hakkari’de Bir Mevsim (1987), Erden Kıral.

Mezat bitince bara geçip sek bir cin istedim. Kitap alan garsona sayfaların arasından düşürdüğü şeyi sordum. “Kart abi…” dedi. Kitabı barın altından aldıktan sonra sayfaların arasından çıkarıp gösterdi. Kartın bir yüzünde zikzaklı iki noktalı bir imza, diğer yüzünde ise “Beni unutmayın” yazıyordu.

 

*****   *****   *****   *****

 

Doğruca eve gidebilmek için sağa sola bakmayı bıraktım. Pencerelerde televizyon kıpırtıları, zayıf masa lambalarının ışığında titreyen perdeler, kararsız gölgeler, acılar, ihanetler ve pişmanlıklar geri dönüyor. Hepsi birden tekrar karanlığa sığınıyor ve gündüz yıldızı çatıların ardında kaybolurken ışıklar kapanıyor…

“Kandırma artık kendini. Hem çok içiyorsun…”
Gece Melek ve Bizim Çocuklar(1994), Atıf Yılmaz.

 

 

NOT: Alıntılara tıklayarak sözü geçen sahneleri izleyebilirsiniz…

Tags
Share
Ozan Çınar

25 Articles Written

Commets

Leave a comment Html not supported